Loading...
Loading...
Loading...
Çalışma Saatlerimiz: Pazartesi - Cuma | 09:00-17:00

Randevu Al

Blog

cover
DEPRESYON NEDİR? NASIL BAŞ EDİLİR?

Depresyon bir tür duygu durum bozukluğudur. Nasıl hissettiğinizi, nasıl düşündüğünüzü ve nasıl davrandığınızı olumsuz etkileyen ciddi ancak tedavi edilebilen tıbbi bir hastalıktır.

Depresyon sürekli üzüntü halinde olmaya ve zevk veren durumlardan keyif almamaya yol açar. Kişiler sürekli olarak içinde bulundukları olumsuz hisler dolayısıyla, davranışlarını düzenleyemez, durumlarla baş edemez hale gelir. Duygusal ve fiziksel sorunların bir arada yaşanmasına neden olur. Depresyonlu kişilerde evde ve işte görevlerini yerine getirme yeteneği azalır.

Depresyon yasla karıştırılmamalıdır. Yasta üzüntü, ağıt, kötü rüyalar ve buna bağlı uyku sorunları, iştahsızlık, kilo kaybı ve normal etkinliklere karşı ilgi azlığı gibi depresyonda da izlenebilen belirtiler bulunur. Ancak normal yasta bu belirtiler zamanla azalarak kaybolur. Sıklıkla da hekim müdahelesi gerekmez.

Depresyonun tek bir nedeni yoktur. Psikolojik, biyolojik ve sosyal faktörlerin her biri depresyona neden olabilir. 

Depresyon yineleyici bir hastalıktır. Daha önce tekrarlamış olması tekrarlama olasılığını arttırır.

Kişiler zaman zaman depresyon belirtilerini karşılıyor olsalar da, durumun geçici olduğunu düşünerek tedaviden kaçınırlar. Bu durum ilerleyen zamanlarda depresyonun daha ağır bir süreci beraberinde getirmesine neden olur, kişinin yaşam kalitesinin düşmesine sebebiyet verir.

Depresyondan kurtulmak için günlük olarak yaptığımız faaliyetleri arttırabiliriz. Daha aktif olmak, bir şeylerle uğraşmak, acı veren düşünceleri kişinin zihninden uzaklaştırmasına yardımcı olur.  Aynı zamanda daha açık ve berrak düşünmeye başlayacaktır. Zamanı daha iyi kullanabilmek için yapılacak işler planlanabilir. Plan yapmak karasızlığı ortadan kaldırır, işlere yeniden hakim olmayı hissettirir.

Bu küçük günlük aktiviteler depresyondan kurtulmamız için bir ön adım olabilir ancak tedavi olmak ihmal edilmemelidir. Depresyon tedavisinde ilaçlar ve psikoterapi etkilidir. İlk aşamada doktor veya psikiyatrist semptomları hafifletmek için çeşitli ilaçları reçete edebilir. Bununla birlikte, depresyonu olan birçok insan bir psikiyatrist ile gerçekleştirilecek psikoterapilerden de faydalanabilir. 

cover
TÜKENMİŞLİK SENDROMU

Tükenmişlik Sendromu, pandemi, ekonomik kriz, art arda gelen doğal felaketler derken son dönemde sık sık karşımıza çıkıyor. Peki bu tükenmişlik sendromu nedir?

Tükenmişlik sendromu; bireyin iş hayatında normal şartlarda keyif aldığı ve başarı duygusunu yaşadığı durumları azaltan, ciddi fiziksel, zihinsel ve duygusal tükenmeye yol açan şiddetli bir stres durumudur.

Tükenmişlik yaşayan insanlar genellikle hayatta hiçbir amaçları kalmamış gibi hisseder ve sabahları yataktan çıkmaktan dahi korkar hale gelir.

Tükenmişlik sendromunun sık görülen belirtileri ise şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Bitkinlik
  • Sürekli olumsuz düşüncelere kapılmak
  • Duygusal ve bedensel olarak tükenmiş hissetmek
  • Karamsarlık
  • İsteksizlik
  • Normalde kolayca yapabileceği işleri yapmaktan kaçmak
  • Dikkat dağınıklığı 
  • Unutkanlık
  • Baş, sırt, bacak ve karın gibi vücudun çeşitli bölgelerinde ağrı
  • Sürekli devam eden uyku problemleri

 

Tükenmişlik sendromu kendiliğinden geçebilen bir durum değildir. Uzun süre boyunca tedavi edilmeden ilerlemesine izin verilirse depresyon, kalp hastalığı ve diyabet gibi ciddi fiziksel veya psikolojik hastalıklara yol açabilir.

Tükenmişlik Sendromunun Tedavisinde:

  • Kişi kendinde görülen değişimleri fark etmeli ve bunları analiz edebilmeli
  • İş ile ilgili beklenti ve hedeflerinde rasyonel olunması
  • İş stresiyle başa çıkabilmeye çalışmalı
  • İş hayatındaki monotonluğu azaltmalı
  • Sosyal, ailesel ve profesyonel destek almalı
  • İş ve çalışma alanında pozitifliklere odaklanmalı

Ve en önemlisi tükenmişlik sendromundan kurtulabilmek için bütün bu konular bir uzman ile terapi ortamında çalışılmalıdır.

cover
OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK

Birçok insan zaman zaman çeşitli konularda evham, endişe ve takıntılara kapılabilir. Çoğu kez günlük yaşam içinde ortaya çıkan bu duygular ile baş edebilir ve yaşamımızı etkilemeden çözüme ulaştırabiliriz.

Takıntılı düşüncelerin günlük yaşamımızı etkileyecek, günlük aktivitelerimizi kısıtlayacak düzeye gelmesi durumunda Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) akla gelir.

Obsesif Kompulsif Bozuklukta; obsesyon adı verilen takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler ile kompulsiyon adı verilen yineleyici davranışlar ve zihinsel eylemlerden oluşan, takıntılı düşüncelerin günlük yaşamı etkileyecek, günlük aktiviteleri kısıtlayacak düzeye gelir.

OKB döngüsünde ise, kişinin aklına rahatsız edici bir düşünce(obsesyon) gelir. Kişi rahatlamak için bir davranışta(kompulsiyon) bulunur. Davranışı gerçekleştirdikten sonra anlık olarak rahatlar. Fakat bu uzun vadede bir rahatlama sağlamaz. Aksine kompulsiyon dediğimiz rahatlama davranışı, problemi pekiştirici bir nitelik taşımaktadır. Kompulsiyonlar kapıyı kontrol etme, el yıkama, tahtaya vurma gibi davranışlar olarak görülebileceği gibi, içinden 3’e kadar sayma, tövbe etme şeklinde de görülebilir. 

Bu durum zamanla kısır bir döngü oluşturmaktadır. Davranış tedavilerinde amaç hastayı kaygı veren ve kaygı oluşturduğu için kaçma ve kaçınma davranışlarına neden olan düşüncelerle karşı karşıya getirmek ve bu karşılaştırmanın oluşturduğu kaygıyı azaltmak için devreye giren tekrarlayıcı davranışları engellemektir. Bilişsel ve davranışçı terapiler hem hastalığın tedavisinde hem de özelikle tekrarlamaların önlenmesinde çok önemli bir yer tutmakta, tedavide bazen tek başlarına bazen de ilaç tedavileri ile birlikte kullanılabilmektedirler. Bilişsel davranışçı tedaviler tedavi seçenekleri arasında en önemli yeri tutmaktadır.

 

 

 

 

 

cover
OBEZİTE TEDAVİSİNDE PSİKOTERAPİ

Fazla yeme ve içmenin getirdiği enerji alımındaki artış, hareketsizliğin getirdiği enerji harcamasındaki azalma nedeniyle kilo kontrolü giderek zorlaşmakta, hızla kilo artışına sebep olmakta. Alınan enerjinin, harcanan enerjiden fazla olması; vücut yağ kitlesinin, yağsız vücut kitlesine oranla artış göstermesine ve kronik bir hastalık olan obeziteye dönüşmekte.

Obezite, bireyin yaşam kalitesini azaltmakta ve gündelik işlerini zorlaştırmaktadır. Hastalık nedeniyle sağlık kurumlarına başvurular artmaktadır. Her yıl milyarlarca dolar obezite tedavisi için harcanmakta, ancak büyük bir çabayla verilen kilolar kısa sürede geri alınmaktadır.

Bilişsel davranışçı terapi, birebir kilo verdirmenin yanında tedavi sonrası kilo kazanımı sorununu çözmeyi hedefleyen bir tedavi yöntemidir.

Kilo vermeye dönük diyet programlarında psikolojik faktörler en çok ihmal edilen taraf olmakta. Oysa psikoterapi sürecinde duygusal yeme davranışını tetikleyen olaylar, düşünsel, duygusal ve davranışsal faktörler ele alınır.

Bilişsel davranışçı terapide, kilo kaybının yanında görünüş, kendine güven, fiziksel sağlık, beden oranlarını kabul etmek gibi değiştirilebilecek ve değiştirilemeyecek konularda çalışılır. Danışanın kilosunu kontrol edebileceğine dair inancını oluşturmak tedavisinin en önemli aşamasıdır. Kişi yeme davranışlarının, yemek yemeye ilişkin inançlarının, fazla yemeyi tetikleyen faktörlerin, fiziksel aktivite düzeylerinin, yaşam tarzının farkına varmalıdır.

Daha sonra gerçek dışı kilo hedefleri makul düzeye getirilir, endişeleri giderilir ve kilo kaybı amaçlanır. Son olarak etkin kilo kontrolü için gereken davranışsal ve bilişsel becerileri kazandırılır.

Obezite tedavilerinde kaybedilen kiloyu korumada zorluk yaratan üç temel faktör vardır.

  • Kilo korumasının kilo kaybından daha az motive edici olması.
  • Kilo koruma sürecinin zayıflama aşamasında olduğu gibi sınırlı bir süreyi kapsamaması.
  • Kişinin daha önce kabul edemediği kilo ve fiziksel görünümü kabullenilmesi.

Tedavinin sürekliliği için obez hastalarda sıklıkla görülen depresyon, panik atak, kişilik bozuklukları, özgüven eksikliği gibi ruhsal sorunlar mutlaka tedavi edilmelidir. Obezite ve diğer yeme bozukluklarında psikoterapi ilk sıradadır.

cover
PANİK ATAK

Korku nöbeti olarak da bilinen panik atak, kişinin herhangi bir tehlike olmamasına rağmen kendini tehlikeli bir durum içinde hissetmesine, heyecanla tepki vermesine ve korku hissetmesine neden olan psikolojik bir durumdur. Kısaca, aniden ortaya çıkan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı yoğun sıkıntı ya da korku içine sokan nöbetlerdir. 

Ataklar birdenbire başlar ortalama 10-30 dakika arası sürer.  Giderek şiddetlenir ve 10 dakika içinde şiddeti en yoğun düzeye çıkar.

Panik atağın belirtileri göğüs ağrısı, boğulma hissi, kalp atışının hızlanması, sıcak basması, üşüme, titreme, bulantı, karıncalanma ya da uyuşma hissi, ölecek gibi hissetmek ve gerçeklikten kopma olarak görülebilir.  Bu belirtilerden en az 4 tanesi kişide görülür. Daha azı bulunuyorsa kısıtlı semptomlu panik atak adı verilir.

Toplumda 100 kişinin yaklaşık 3-4’ü bu hastalığı ya daha önce geçirmiştir ya da halen bu hastalığı yaşamaktadır. Sıklıkla ilk kez 20-35 yaşları arasında başlar. Kadınlarda, erkeklere göre  2-3 kat daha fazla görülür.

Panik Bozukluk iki şekilde oluşabilir. Bunlardan biri; beynimizde nöron adı verilen sinir hücrelerinden salgılanan, heyecan ve duygusal yaşantımızı düzenleyen bazı beyin hormonlarının normal çalışmaması sonucu oluşur. İkinci; günlük yaşantımızda yaptığımız bazı davranışlarımızın  sonucunda ortaya çıkan ve tamamen “doğal ve zararsız” olan çarpıntı, nefes sıkışıklığı ya da baş dönmesi gibi  bedensel belirtilerin, hasta tarafından kötü bir hastalığın belirtileri olarak değerlendirilmesi  ve “kalp krizi geçiriyorum, öleceğim”, “felç olacağım” şeklinde yanlış yorumlanması ile oluşur.

Ataklar tekrarladığında, hasta gergin, huzursuz ve endişeli olur. Her an yeni bir panik atağının geleceğini düşünür. Hastalar bir süre sonra ataklarla baş etmek ve tekrar yaşamamak için bazı önlemler almaya, hatta bazen yaşam şekillerini değiştirmeye başlarlar.

Öncelikle panik atak, tedavisi mümkün olan bir hastalıktır. İki tür tedavisi var. Bunlar; İlaç Tedavisi ve Bilişsel-Davranışçı Tedavi. En iyi sonuç bu iki tedavinin birlikte uygulanması ile alınmaktadır. Kişi bununla tek başına baş etmek yerine bu hastalığı çok iyi tanıyan Psikiyatristlere başvurmalıdır.

cover
SINAV KAYGISI

Sınav kaygısı; öğrencinin öncesinde öğrendiği bilginin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanamaması ve başarısının düşmesine yol açan yoğun kaygı olarak tanımlanır.

Bazı öğrenciler sınavdaki başarı düzeyini genelleyerek, bunu kişiliğinin başarı ya da başarısızlığı olarak değerlendirebilir. Bu durum sınavın sürecinden çok sınavın sonucuna odaklanmaya neden olur.

Sınav kaygısı yaşayan kişide zamanla çeşitli seviyelerde fiziksel, bilişsel, davranışsal ve duygusal semptomlar görülür. Fiziksel semptomlar kalp çarpıntısı, terleme, titreme, ağızda kuruluk ve bulantı gibi şikayetler olabilir.

Sınav kaygısı, ders çalışırken başarısızlık düşüncelerine, ders materyalini dikkatli okuma ve anlamada yetersizliğe, çalışma zamanını kötü kullanmaya, ödevlerden, sunum ya da sınavlardan kaçınmaya çalışma neden olur.

Peki Sınav Kaygısı ile Başa Çıkmanın Yolları Neler?

Öncelikle kaygı bastırılmamalı, onun varlığı kabul edilmeli ve tanımaya çalışılmalıdır. Kaygının temelinde nelerin olduğu tespit edilmeli ve o sorunlar giderilmelidir. Öğrencinin gerçekçi olmayan inançlarını sorgulamak ve onları başka bir perspektiften ele almak gerekir. Öğrencinin yeterli ve yetersiz yanlarını saptayıp geliştirilmesi gereken alanlara yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Bunlara ek olarak öğrenci; nefes egzersizleri, gevşeme egzersizleri ve dikkatini başka noktalara odaklama tekniklerini kullanarak kaygıyı ve korkuyu kontrol altında tutabilir.

Bu süreçte çocuklarla birlikte anne, babalar da kaygıyı yoğun olarak yaşar ve onlara da önemli sorumluluklar düşer. Ebeveynlerin sınav sürecinde çocuklarıyla ilgilenmesi, desteklemesi, çocuğun sorumluluklarını üstlenmesini sağlaması, çocuğun fikir ve isteklerine değer vermesi, övgü ve eleştiride aşırıya kaçmaması, her koşulda onu desteklediğini hissettirmesi, sakin ve huzurlu bir aile ortamı sunması gerekir.

Öğrencilerde kaygıyı azaltma yolunda sadece profesyonel kişi ve kurumlara başvurmalıdır.

cover
EVLİLİK VE ÇİFT TERAPİSİ

Evlilik ve ilişkilerde zamanla ilişkiye yapılan “yatırımlar” azalır, “bedeller ve beklentiler” artar. Bu nedenle çoğu evlilik ve çift ilişkisi bir süre sonra işlevsiz ve kendi kendini güçlendiren uyumsuz kalıplar üretmeye başlar. “Olumsuz etkileşim döngüleri” olarak da adlandırılan bu kalıpların ortaya çıkmasına yol açan pek çok faktör vardır. Bu faktörler çiftlerin bireysel, ilişkisel, nesiller arası, sosyal, kültürel ve hatta maddi kaynaklar köken olabilir. Çünkü evlilik ve çift sorunları genellikle birden çok faktör arasındaki etkileşim sonucunda ortaya çıkar ve karşılıklı etkileri olan bir süreç olarak yaşanır. Kendilerini sorunlarla boğuşurken bulan çiftlerin bazıları bu süreçte kendi çözümlerini üreterek yollarına devam edebilirken, bazıları çözüm üretme gücünü bulamayabilir ya da çözüm arayışı içinde yollarını kaybedebilirler. Evlilik ve çift terapisi, bu çiftlere ihtiyaçları olan kılavuzluluğu yaparak ilişkilerini ve kendilerini duygusal ve ruhsal olarak zorlayan sorunlarını, kişilerarası çatışmalarını çözme ve romantik ilişkilerini geliştirme fırsatı sunar. Diğer bir deyişle, evlilik ve çift terapisi, çiftlere aralarındaki sorunları çözerek bağlarını güçlendirmek, romantizm ve erotizm yaşamak, ilişkilerini canlı ve sağlıklı tutmak için yol gösterir.

Evlilik ve çift terapisi, evlilik terapistinin romantik bir ilişki içinde yer alan iki kişiye ilişkilerini anlama, çatışmalarını çözme ve ilişki memnuniyetlerini artırmaları konusunda yardımcı olduğu çok özel bir psikoterapi türüdür. Evlilik ve çift terapisi, aldatma, iletişim sorunları, aile çatışmaları gibi mevcut bir sorunu çözmek, ilişki sorunlarının alevlenmesini önlemek, bir geçiş döneminde olan ya da belirli bir yaşam krizi sonucunda stres yaşayan çiftlerin süreci zarar görmeden atlatmalarına yardımcı olmaz amacıyla yapılabilir. Evlilik ve çift terapisinde evlilik terapistinin öncelikli görevleri empati ile dinlemek, bireylere saygı duymak, ilişki sorunlarına dair farkındalık yaratmak, sorun çözme stratejileri geliştirmek ve terapi sürecini kolaylaştırmaktır.

 

Yazar Gerald R. Weeks'in Evlilik Terapisi Teknikleri El Kitabı'ndan Alıntılanmıştır.

cover
CİNSELLİK VE CİNSEL İŞLEV BOZUKLUKLARI

Aşk ve cinsel yakınlık, düşünsel, duygusal ve davranışsal boyutlarıyla iki insan arasında bir etkileşimdir. Düşüncel (bilişsel) boyut, kendini bir başkasına açma kararını vermektir. Bunlar, geçmiş, bugün ve gelecekle ilgili duygular, ümitler, değerler, korkular ve savunmalar olabilir. Duygusal boyutta, bir başkasına sevgi duyma, onu koruma, merak etme, düşünme ve ona güvenme, benzerlik ve farklılıklarını keşfetme isteği vardır. Davranışsal boyutta, yakın fiziksel ilişki, dokunma, sarılma, okşama, bakma, gülme ve baş sallama gibi yüz iletişimi, öpme ve cinsel ilişki vardır. Görüldüğü gibi, yakınlık kurmak insanın kendisini, duygu düşünce ve hatta bedenini, iç dünyasını başkasına açmaktır. İlişkiler ve cinsellik insana sevilmeye değer olduğu duygusunu yaşatır. Bu kadınlığın ve erkekliğin bir açıdan onaylanmasıdır. Kadın veya erkek, çoğu insan, düzenli paylaşımlı yakın ilişki içinde olmayı ister.

   Cinselliği tanımlamak anormal cinselliği tanımlamak kadar kolay değildir. Akla gelen kelimeler, haz, arzu, üreme, aşk veya yakınlıktır.

   Doğumdan ölüme kadar bir yaşam dürtüsü olarak süren cinsel davranışı tek bir biçime uymaz. İnsanlar cinsel dürtü, güç ve tercih ettikleri cinsel anlatım ve doyum açısından farklıdır. Bireyin toplumdaki ilişkileri, yaşam koşulları, içinde bulunduğu kültür ortamı, kadın veya erkek oluşu, yaşı, yaşamı boyunca cinsel deneyimlerini ne kadar geliştirdiği gibi çeşitli etkenler bu farkları belirler. Tedaviyi üstlenen kişinin bu değişkenleri bilmesi, kendi değer yargılarını karşısındakine yüklememesi açısından önemlidir.

CİNSEL İŞLEV BOZUKLUKLARI

Cinsel aksaklıklar birey için haz ve doyum duygusunu kaybetmekten öte bir sıkıntı kaynağıdır. Cinsel sorunlar, insana sevilmeme, terk edilme korkusu, yalnızlık, kendine güvensizlik, kadınlığına ve erkekliğine kötü davranılmış, küçük düşmüş ve gururunun incinmişliği gibi duygular yaşatır. Çift ilişkilerinde, sıcaklık, sevgi, cinsellik, yakınlık ve korunma gibi duygusal doyumlar maddi doyum kaynaklarından çok daha fazla kırgınlığa açık ve risk altındadır. Eskiye göre cinsel sorunlarda azalma veya artma olmadı. Ancak insanlar artık cinselliklerinin önemini daha çok fark etmeye başladılar ve sorunlarını edilgen bir biçimde sürdürme yolunu seçmiyorlar.

   Cinsel işlev bozukluğu, cinsel ilgi veya yanıtın normal alışılagelmiş tarzının sürekli bozulma hali olarak tanımlanabilir. Ancak kişisel sorunların tanımlanmasının çoğunda olduğu gibi, bu tanımada iki eleştirel açıdan bakmakta yarar var. İlk önce, çeşitli zamanlarda ve farklı insanlarla aynı insanın cinsel ilgi ve performans sınırları o kadar geniştir ki, “normal” deyimi, insan cinselliğinde neyin normal sayılacağı sorusunu akla getirir. İkincisi de insanda tedavi gerektirecek bir cinsel sorun olup olmadığı yargısına varmada; kişinin kendisiyle bir cinsel sorunun varlığını algılaması veya eşinin öyle düşünmesi önemlidir. Neyin normal ilişki ve dolayısıyla neyin yetersizlik olarak düşünüldüğü, o iki kişinin beklentisine bağlıdır. Örneğin; kadının orgazm olmama halini bir çift normal görürken, diğer bir çift talep edebilir.

Prof. Dr. Arşaluys Kayır’ın Dergi Yazısından Alıntılanmıştır.

 

© Pervin Erdem. All Rights Reserved.